Deneme

Her Şey Nasıl Oldu

Hadi Tatile Gidelim

O yaz kızımla baş başa birkaç günlük bir tatil yapalım dedik. ‘Çok gezelim yine!’ dedi heyecanla.
Çocuğum benden bir şey istediğinde hemen ‘Hayır!’ demek yerine kâr zarar hesabını çabucak yapar,
yenileceğimin baştan belli olduğu tartışmalardan kaçınırım. ‘Olmaz, dinlenelim!’ desem olmayacaktı,
ben de ‘Olur!’ dedim ve onu kırmadım, yoksa gezmeyi sevdiğimden değil.
Araba kullanacağım için yakın mesafeler olmasını tercih ettim. ‘Gel seninle Karadeniz kıyılarını bir de
Trakya’dan görelim.’ dedim. Çocukluğumdan beri aile topraklarımızın bulunduğu Doğu Karadeniz’e
her fırsatta giderim de Trakya tarafına sadece İğneada’ya gidebilmiştik yine kızımla. Trakya’nın
köylülerini çok modern, bir o kadar da içten bulmuştum. Tadı damağımızda kaldı derler ya, tam da
öyle olmuştu.
Zülfü Livaneli, Kardeşimin Hikayesi’nde kitabın kahramanını orman içinden geçen upuzun yollardan
Karadeniz’in uçsuz bucaksız kıyılarına indirmiş, herkesten uzakta olan eski bir Rum balıkçı köyüne
götürmüştü okuyucularını. O kadar güzel tasvir etmişti ki yolları, bir ara arabayı sanki kitabın
kahramanı değil de ben sürüyormuşum hissine kapılmış, virajlarda başımın dönmesine engel
olamamıştım. Podima’yı o kitabı okuduğumdan beri çok merak ediyordum doğrusu.

Orda Bir Köy Var Uzakta

Hemen bir yol haritası çıkarmaya koyuldum. Podima’nın nerede olduğunu bulmaya çalışırken
bugünkü adının Yalıköy olduğunu öğrendim. İstanbul’a da çok yakındı. Yalnız Yalıköy yazınca Kıyıköy
de çıkıyordu karşıma hep Google’da. Gitmişken orayı da görelim dedim, her iki köyde de kendimize
yer ayırttım. Tabii Kıyıköy Kırklareli’ne Yalıköy İstanbul’a bağlı olduğundan, önce Kıyıköy’e gidecektik.
Tabii oralara kadar gitmişken bizim Çorlu’daki Filiz’in kapısını tıklamasak olmazdı. Aradım kendisini ve
‘Biz geliyoruz!’ dedim. Sevindi.
Kedimizi kızımın babasına bırakıp sabah çıktık yola. Yön konusunda biraz zayıf olduğum için Çorlu’ya
giden yol tarifini arkadaşımdan almıştım. Ne olur ne olmaz diye de sesini beğensem de yön
duygusuna pek güvenmediğim navigasyonumu açtım. Arada kızımla sohbet ederken dikkatim dağıldı
sanırım, aynı yoldan üçüncü kez geçtiğimi fark ettim. Navigasyonlar yapıyor böyle hatalar diye çok
üzerinde durmadım. Zaten Çorlu’ya akşam yemeğine yetiştik.
Arkadaşım ve ailesiyle uzun yıllardır görüşmediğimizden sabaha kadar sohbet ettik. Filiz bizi Kıyıköy’e
gitmekten vazgeçirmeye çalıştıysa da biz programımızı bozmadık ve kahvaltıdan sonra koyulduk yola.
Ben, kızım ve navigasyondaki kadın. Bu sefer çok yolu karıştırmadı neyse, iki saaatte vardık
apartmandan bozma, pek konforsuz, tertemiz olan motelimize. Sahiplerinin ailece işlettikleri bu şirin
yerde yemekleri de evin hanımı hazırladı bizim için.
Yakınımızdaki manastr dışında pek gezilecek yeri olmasa da nehirle birleşen kıyısı muhteşem bu köye
bayıldık. Eski köy evleri, tepedeki balık lokantası ve eşsiz manzarası görmeye değerdi doğrusu.
Nehirde ara ara başını su yüzüne çıkaran yılanlarla yaptığımız küçük gezinti hem keyifli hem
ürkütücüydü. Ertesi gün de kalalım diyordum ki kızım Filiz Teyzesinin gezi rotasını çok beğenmiş olsa
gerek, onunla gezmenin daha güzel olacağını söyledi. ‘Peki.’ dedim. Dönüş yolunda navigasyon bizi
Kastro denen başka bir kıyıya attı. Daha kalabalık ve eğlenceli bir yer olduğu için sesimi çıkartmadım.
Ne de olsa çok gezmek için çıkmıştık yola. Yine de sesi güzel, kendi yol bilmez bu kadına çok
güvenmediğimden, karanlığa kalırız diye erkenden yola çıktım. Az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik.
Tarlaların içine girmemek için birkaç U dönüşü yaptık. Bir ara tepemin tasının attığını fark ettim ve navigasyondaki kadına ‘Sağda çıkış yok ki! Bir sus!’ diye bağırdığımı fark ettim. O da gerçekten sustu.
‘Küstü mü ne?’ diyordum ki telefonumun şarjının bittiğini fark ettim.

Şurada Bir Köy Daha Var Galiba

Biraz düz gittikten sonra bir köye geldik. Bakındım, etrafta bir çay bahçesi ya da kahve varsa orada bir
çay içer, telefonu şarj ederiz diye düşündüm. Köyün kahvesini bulamadık ama küçücük köyde tam 4
tane cami gördük. Ne yapsak diye düşünürken yoldan geçen birini gördüm. Adam şaşılacak şekilde o
yıl kaybettiğim dayıma benziyordu. Arabayı durdurdum, amcaya çay bahçesi gibi bir yer aradığımızı,
navigasyonsuz gitmemin mümkün olmadığını, telefonumu şarj etmem gerektiğini söyledim. ‘Gel kızım
bizim ev şurada, hanım bize bir çay yapsın, bahçede içeriz, sen de telefonunu şarj edersin.’ dedi.
Zahmet olmasın demeye kalmadan kendimizi bahçede bulduk. Karadeniz’de de böyledir. Misafiri pek
severler. Bir sürü soru sorar, bir yerden tanış çıkmaya çalışırlar. Abbas Amca ve eşi bizi çok güzel
ağırladılar. Sanki yolda karşılaşmamışız da biz aile büyüklerimizi ziyarete gitmişiz gibi vakit geçirdik.
Tanıştığımıza gerçekten de çok sevindiğim Abbas Amca ve eşi bize bahçelerinde torunları için
yaptıkları minyatür kuyuları ve çiçeklerini gösterdiler. Abbas amca tüfek fabrikasından emekli olmuş.
Kazma, kürek gibi bir sürü el aletinin minyatürünü yapmış, tavukları için yaptığı müstakil ev
görünümlü kümesin duvarına asmış. Torunları gibi kızım da onlarla oynamaktan çok keyif aldı tabii.
Yol bilmeden yola çıkmama eşi biraz şaşırdı, biraz da cesur buldu beni. Ben de köyde dört camii
olmasına şaşırdığımı söyleyince ‘Bizim bir tane camimiz var, sen dört dönmüşsündür.’ dedi. Kızım da
‘Evet anne, aynı yerden dört defa geçtik, çok eğlenceliydi!’ deyince bir gülüşme oldu. Yola çıkmadan
çiçeklerinden birini elime tutuşturdular, ‘Yine gelin.’ dediler ve vedalaştık.
Bu sefer navigasyonla baştan anlaştım. Yolu uzatmamasını sıkıca tembihledim. Zaten topu topu kırk,
kırk beş dakika sürerdi yol. Çorlu’ya çok kalmamıştı. Yaz olduğu için hava da geç kararıyordu da
temkinli olmakta fayda vardı. Yol uzunca bir süre dümdüz devam etti, Ayçiçek tarlalarından geçerken
uygun bir yerde durduk. Kızımla ayçiçeklerinin içinde birkaç poz çektik. Çocukken İstanbul dışındaki
Ayçiçek ve gelincik tarlalarına bayılırdım ama aklıma bile gelmezdi fotoğraf çekmek. Zaten aklıma
gelse, makine bulacaksın, içinde film olacak, biri arabayı durduracak da senin fotoğrafını çekecek…
uzun işti anlayacağınız. Birkaç pozdan sonra ayçiçekleri ve çekimimizi zorlaştıran arılarla vedalaşıp bir
saat içinde vardık Çorlu’ya. Biz gidene kadar arkadaşım ertesi gün için tam da kızımın istediği gibi çok
gezmeli planlarını yapmış, yemekleri hazırlamış, bizi bekliyordu. Ertesi gün yine yola çıkıp Trakya’nın
kalanını tüm gün arkadaşımla gezdik. Ve sonraki sabah nihayet Podima yoluna çıktık.

Podima

Navigasyondaki kadının yardımıyla Livaneli’nin bahsettiği yollardan, birbirinden güzel köylerden
geçtik. Kıyıya, deniz kenarındaki otelimize gittik. Odamıza yerleştik. Arkadaşımı arayıp, otele
yerleştiğimizi söylediğimde ‘Hadi bakalım, oralarda ne hikayeler yazacaksın, kim bilir!’ dedi. ‘Ne
hikâye yazması, in cin top oynuyor burada. Yarın öğlen İstanbul’a döneriz.’ dedim. Nedense sesimi
ben de beğenmedim. Canım sıkılmıştı durup dururken. Aradığım, hayalini kurduğum yer burası değildi
sanki. Karadeniz böyledir; seni önce kendine çeker, koşa koşa gidersin. Sonra hoyrat davranır.
Mutlaka canını sıkacak bir şey yapar. Bırakır gidersin, ‘Bir daha da gelmem!’ deyip. Sonra o yine seni
kendine çağırır. Kıyıları, köyleri o kadar güzeldir ki gitmeden edemezsin. Bir de kocaman deniz var
önünde diye sevinirsin ama yüzsen yüzemezsin. O gün de pek bir coşmuş, kıyıya yüzmeye gelenleri
oradan oraya savurmaya başlamıştı. Deniz ara ara iyi görünüyordu ama kıyıdaki dalgalar suya
girmemize izin vermiyordu bir türlü. Çıkalım o zaman dediğimizde de kıyıya çıkmayalım diye
arkamızdan vurup geri düşürüyordu bizi. Sanki onu bir şey yapmışız da çok kızmış gibi. Ne yaparsa
yapsın, yeniden kendisine koşacağımızı bilirmiş gibi…

Kızım eğleniyordu dalgalarla, deniz kabuklarıyla. Ben de ona göz kulak olmaya çalışıyordum tanıdık bir
ses bana ismimle seslenene kadar…
Podima’da birkaç gün daha kaldık arkadaşlarımız da orada olunca. İstanbul’a bir dolu güzel anı
getirdik yanımızda. Abbas Amca’nın çiçeğini Podima’daki arkadaşımızda unuttuk ama o çok iyi baktı
ona. Ben hikâye yazmak şöyle dursun, bir müddet cümle bile kuramadım yorgunluktan.
Navigasyon firmasından alternatif bir sürü rota oluşturmalarına yardımcı olduğum için teşekkür
mektubu bekledim uzun süre, gelmedi.
Bir yıl sonra yayınevi sahibi bir arkadaşım beni aradı. Ayçiçek tarlalarının içinde çektiğim kızımın
fotoğrafını bir kitaba kapak resmi olarak koymak istediklerini söyledi. Hikâyeyi yazamasam da çok
güzel bir romana kapak fotoğrafı hazırlamış oldum.

İstediğimiz rotayı çizebileceğimiz, rüzgâr nereden eserse oraya gidebileceğimiz sağlık ve huzur dolu
günlerimiz olması dileğiyle…

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

Başa dön tuşu