DenemeUncategorized

Her Çocuk Bir Hikaye

Okulda

Akşam üzeriydi. Ders saatlerinin bitişiyle çocuklar okuldan yatakhaneye geçmişler, etüt saatine kadar
dinleneceklerdi. Tatlı heyecanların başladığı saatlerdi bunlar. Kimi bahçede oyun oynayacak, kimi
özlediği ailesini telefonla arayacak veya heyecanla onlardan telefon gelmesini bekleyecekti.
Beklemede olanlar telefondakilere ‘Hadi çabuk ol!’ deyip telefon görüşmelerinin kısa tutulmasını
sağlayacak, ailesiyle görüştükten sonra duygulanıp ağlayanları yine kendileri teselli edecekti. Herkes
kendi hikayesine bir gün daha ekleyecekti.
Akşamları farklı bir yer olurdu okul. Ben dersler bittikten sonra eşyalarımı toplamak için bölüm
odamızda biraz vakit geçirir, koridordan ya da bahçeden geçerken çocuklarla sohbet eder, lojmana
öyle geçerdim. Yatılı okulda daha önceden de çalıştığım için çocuklarla ders dışında geçirilen vaktin
değerini çok iyi bilirdim. Bu her iki tarafa da iyi gelen bir şeydir. Farklı şehirlerden gelen çocuklardan
bir dolu şey öğrenirsiniz. Onlar da hem sizden hem birbirlerinin hikayesinden…

Bizim Hikayemiz Nasıl Başladı?

O gün yine ışıklar sönmüş, koridorlar loş bir görünüm almıştı. Karanlık sayılmazdı ama net
görünmüyordu hiçbir şey. Uzağa, bahçeye açılan kapıya doğru bakınca ışık görünüyordu. Kapıya
doğru giderken küçük bir kız ve kocaman gözlerini gördüm. Önümden hızlı adımlarla yürüyor, arada
yavaşlıyor, dönüp bana bakıyor sonra tekrar hızlanıyordu. Haliyle ben de hızlanıyordum. Biri bizi görse
sanki o kaçıyor ben kovalıyorum hissine kapılabilirdi. Kendisi konuşmuyordu ama gözleri bana bir şey
anlatmaya çalışıyor gibiydiler. Ben de anlamaya çalışıyordum. Bir ‘Benimle konuşsana.’ diyor
gibiydiler bir ‘Yaklaşma!’ Tabii ben iç sesimi dinleyip hemen konuşmaya başladım. O da sadece
sorularımı cevaplamaya…
‘Adın ne?’
‘Fatma’
‘Kaça gidiyorsun?’
‘Dörde.’
‘Öğretmenin Kim?’
‘Ayşe Öğretmen.’
‘Nereden geldin?’
‘Van.’
O dile getirmedi ama gözleri bana ‘Niye bu kadar çok soru soruyorsun?’ der gibi bakıyordu. Ben de
arkadaşlarının yanına gitmek istediğini düşünerek adımı söyleyip, odamın yerini tarif ettim. Sonra da
gidip oynayabileceğini ve ne zaman isterse sohbet edebileceğimizi söyledim. Benimle tanıştığına mı
sevindi, arkadaşlarının yanına gideceğine mi bilemiyorum ama belli belirsiz gülümseyerek yanımdan
uzaklaştı. Bahçe kapısını hızla açmasından özgürlüğünü ne kadar önemsediği anlaşılıyordu.

Konuşmamız kısa sürmüştü ama bu küçük kızdan çok etkilenmiştim. Daha birinci dönemin başıydı,
belli ki ailesinden yeni ayrılmış, özlemenin en zor safhasındaydı. Daha aralarda tatile çıkılmamış,
aileler ziyaret edilmemişti. Üstelik çok da uzaktan geliyordu. Hikayesini merak etmeye başlamıştım.

Şefkat Yuvası

Bu okulda okuyan çocukların babaları hayatta değildi. Hepsi üçüncü sınıfı bitirdikten sonra sınava
girmiş, başarılı olanlar yatılı okumaya gelmişti. İstanbul ya da diğer şehirler fark etmiyordu, hepsi
okulda yatılı kalıyordu. Şehir dışından gelenlerin İstanbul velileri oluyor, çocukların acil ihtiyaçları için
onlarla iletişime geçiliyordu. Hepsi çok güçlü çocuklardı. İçlerinde babasını kısa süre önce kaybetmiş
olanlar bile vardı. Babalarından sonra annelerini, varsa kardeşlerini de bırakıp okula geliyorlardı. Zoru
seçip başaran çocuklardı hepsi. Dinlerken bile zorlanılacak hikayeler yazmaya başlamışlardı küçücük
yaşlarında. Yüz elli yılı aşkın bir süredir memleketin her köşesinden gelen bu çocuklara kucak açan
‘Şefkat Yuvası’na girmek her çocuk için kolay olmuyordu. Öğrencisinden öğretmenine, personeline
kadar ‘Şefkat Yuvası’nın yeşil kapısından giren bir gün o kapıdan çıksa bile ömür boyu buralı kalıyordu.
Öğrencilerin büyük bir çoğunluğu okula çabuk alışıyor, ikinci evi olan bu yuvada burslu olarak çağdaş
bir eğitim görüyor, farklı şehirlerden gelen arkadaşlarıyla anılar biriktiriyor, yeni hikayeler yazıyordu.
Bazılarıyla da kardeş oluyorlardı. Fatma onlardan sadece bir tanesiydi.

Yeni Arkadaşlarım

Bir iki gün sonra aynı koridordan geçerken Fatma’yı gördüm. Yanında üç kız daha vardı. İsimlerinin
İpek, Elif ve Nuriye olduğunu öğrendiğim kızlar ve Fatma bir bana bir birbirlerine bakıp kıkırdıyorlardı.
Belli ki kısa sürede sıkı arkadaş olmuşlar, ailelerine olan özlemlerini birbirlerine yakınlaşarak
gideriyorlardı. Biraz sohbet ettikten sonra onlara İngilizce drama kulübümde oyuncuya ihtiyacım
olduğunu ve kendilerine seve seve rol verebileceğimi söyledim. ‘İngilizce bilmiyoruz biz daha.’
demelerine rağmen, kısa sürede öğreneceklerini ve onlara çok ihtiyacım olduğunu söyleyerek ikna
ettim.
Bir süre sonra kızlarla sık görüşür olduk. Kulüpte her hafta buluştuk. Sene sonunda sergilediğimiz
oyunda çok başarılı oldular. Benim de arkadaş grubuna ara ara dahil olmama müsaade ettikleri ve
bana ihtiyacım olan ilgi ve şefkati gösterdikleri için çok mutluydum. Henüz kendi çocuğum yoktu ama
hem öğretmenlik tecrübemin hem de içimdeki çocuğun teşvikleriyle dokuz yaşındaki arkadaşlarımla
geçirdiğim vakit benim için paha biçilmezdi. Bazı hafta sonları ailelerinin izniyle, birlikte okul dışına
etkinliklere ve gezmeye bile giderdik.
Daha beşinci sınıftayken açılan bir resim yarışmasına girip büyük ödül olan bilgisayarı kazanmak
isteyen Fatma’yı okul olarak destekledik. Bilgisayarı kazandı ve memleketine, onu bu okula gelmeye
teşvik eden ağabeyine gönderdi. Okulda kaldığı hafta sonları -ki çoğunlukla kalırdı- düzenlenen tüm
etkinliklere canla başla katılıyor, her parmağından yeni bir marifet çıkarıyordu. Hayatta önüne
sunulan her şeyden bir ders çıkarıyor gibiydi. Neredeyse hiç ağlamıyor, dik duruşunu hep koruyordu.
Ben şehir dışında üniversite okurken her gidiş gelişimde göz pınarlarımın dolduğunu hatırlıyorum.
Nasıl oluyor da bu küçük kız çocuğu hiç etkilenmiyor gibi durabiliyordu? Hayranlıkla seyrediyordum
onu bazen yakından, bazen uzaktan…

Okul yılları hızlı geçiyordu. Herkes kendi koşuşturması içinde çok çalışıyor, çalışıyor, çalışıyordu.
Fatma’ya olan bağımı fark eden ablam Şermin onun İstanbul velisi olmak istedi. Fatma da kabul
edince iletişimimiz daha da güçlendi. Benim kendi kızım doğdu. Kızım büyüdü. Fatma büyüdü.

Zamanla Fatma’yı da kendi kızım gibi hissetmeye başladım ve onun da manevi annesi oldum. O bizim
ailemizin çok kıymetli bir parçası artık.

Mutlu Son

Fatma 9 yaşında girdiği Darüşşafaka’dan derece ile mezun oldu. Daçkalı kardeşlerine her zaman
destek ve örnek olmaya devam ediyor. Koç Üniversitesinde yüzde yüz burslu Hukuk ve aynı anda
Ekonomi okuyor. Üniversiteyle birlikte Fransız Kültür’de Fransızca öğrendi. Bu yıl stajını hem Paris’te
hem İstanbul’da iki ayrı büyük firmada tamamladı. Gelecek eğitim öğretim yılında yurt dışında
Ekonomi üzerine eğitim görmeye hazırlanıyor. Genç yaşına rağmen doğru hedefler belirleyip, isabetli
kararlar alıyor. Gücünü içinden, sert görünümüyle gizlemeye çalıştığı yumuşacık kalbinden,
Darüşşafaka’nın bağışçılar sayesinde ona sunduğu iyi eğitimden aldığına inandığım kızım Fatma’nın
hikayesinin sadece bir parçasını okudunuz.
İpek, Elif ve Nuriye de üniversitedeler. Onların da ayrı ayrı başarı hikayeleri var. Ben eğitime
öğrencileri destekleyen başka bir kurumda devam ediyorum. ‘Şefkat Yuvası’nın yeşil kapısından bir
kere girdiğim için de gönlüm oradan hiç ayrılmadı. Bu Kasım Fatma ve başka öğrencilerimle İstanbul
Maratonunda Darüşşafaka’yı destekleyeceğiz. Yeni hikayeler yazmaya devam edeceğiz.

BU HİKAYE BURADA BİTMEZ
Darüşşafaka’da artık sadece babası değil, annesi hayatta olmayan çocuklar da dördüncü sınıfı
bitirdikten sonra sınavı kazandıkları takdirde tam burslu eğitim alabiliyor. Bağışçıları sayesinde 156
yıldır ayakta duran ‘Şefkat Yuvası’ her yıl yeşil kapısını yeni hikayelere açıyor ve küçük yüreklere ilham
ve umut olmaya devam ediyor, büyüyerek, çoğalarak… Ben de o yeşil kapıdan girdiğim ve ‘Şefkat
Yuvası’nın bir parçası olduğum güne hep şükrediyorum.
İyi ki varsın Darüşşafaka!

12 Eylül 2019

Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

Başa dön tuşu